Taha

2 Şubat 2012 Perşembe

Arada Kalma Sendromu!..


İki gündür kafam karmakarışık. Hayatımın her önemli anlarında başıma geliyor bu bela. Ayrıntıya gerek yok karışığım işte!  Ne yapacağımı, karşıma birden fazla yol çıktığında hangisini seçeceğimi bilemeyip kafayı yediğim zaman karşıma çıkıverir. Adını “Arada Kalma Sendromu” koydum. Arasında kaldığım şeylerin her birine de "sendrom". Nefret edilesi hal bozukluğu! Lanet şey!! Pislik!!
İki patikadan hangisini seçmem lazım? Çürük tahta köprüde ortada kalırsam ne yöne gideceğim? Kırmızı mı, mavi mi?

Manik depresif oldum bunun yüzünden!! Kafayı yedim! Her sendrom daha büyük sendromları çıkarıyo karşıma. Bir şeye karar veriyorum, bu sefer daha zoru geliyo..Gel de delirme!.. Sonra Taha deli, Taha manyak, Taha kafayı sıyırmış, hebelehübele...!! Çıldırtmayın lan adamı!! Sahiden deliririm görürsünüz heaaa!!!
Kararsız kalınan durumlar, seçim yapılması gereken taraflar, kişiler, mekanlar vs, insani duygular var olduğu sürece kafa kurcalayıcı (!) olmaya devam edecek. İşte cevap cümlenin içinde: insani duygular... Arada kalmanın tek sebebi bu. Buna da insanın beyniyle düşünememesi diyorum ben. Eğer her sorunu beynimle düşünerek çözmeye çalışsaydım, çok kolay olacaktı. Peki öyle yapsaydım rahat eder miydim? Peki ya insani duygular? İnsan duygusuz yaşayabilir mi? Beyniyle düşünerek cevapladığı sorular, içinde en ufak bir huzursuzluk yaratıyorsa ne olacak? İşte bu noktada bir sendrom daha çıkıyor karşıma: Beyin mi, kalp mi? E ikisi olmadan yaşamanın imkanı yok?!! Buna da cevap veremiyorum ve kafayı yemeye devam ediyorum!...

10 Ocak 2012 Salı

Cimbom mu Şimşek mi

Sarı da benim, kırmızı da... Mavi de benim, lacivert de... Cimbom da derim, Şimşek de... Cimbom formamı giyer, Şimşek atkısı takar gezerim. İkisi de candır bana. Ama sorarsan "bilmem İstanbul" derim. İtirazın mı var? O zaman cevap: Allahına kadar Adanalıyık, Allahımız da 1, numaramız da...




Türkiye kupası maçında karşı karşıya geldi iki takım. Maçtan günler öncesinden gelip pisliğine kimi destekleyeceğimi sordular. "İkisini de" diye cevap verdim soran herkese. Gerçekten de öyleydi. Kim yenerse, kim gol atarsa ona sevinecektim. Büyüüük bi tepki aldım sonra da. "Sen nasıl Galatasaray'lısın, senin gibi taraftar olmaz olsun, hedehödö" demeye başladılar. "Size ne lan!" dedim. Sinirlenince lan derim ben lan!. Adanalıyım ona göre!  Ne kadar Galatasaraylıysam o kadar da Demirsporluyum. Galatasaray'ın maçı alacağı dünden belli zaten. Neyin kafasını yaşıyosunuz. Takımın başındaki Fatih Terim, Adanalıdır. Hem de Demirsporludur. Yardımcısı Hasan Şaş, Adanalıdır. Hem de Demirsporludur. Ben de Adanalıyım. Hem de Demirsporluyum!! Adanalı olmam batmadı da  Demirsporlu olmam mı battı?!! Neyse bunlara takılmam da bunları buraya yazmamdaki amaç, Demirspor taraftarı olduğumu da göstermektir. Artık insanların kişisel özellikleri internette öğrenilmiyo mu? Ben de yazıyorum işte, öğrenin. Ne kadar Galatasaraylıysam o kadar da Demirsporluyum. Demirspor taraftarı özeldir. Göztepe gibi, Karşıyaka gibi, Eskişehirspor gibidir. Hatta daha "deli"dir. Zordur bi de Demirsporlu olmak..O kadar İstanbul takımının arasında Vefa'yı tutabilmektir. Neyse bu kadar laf kalabalığı yeter, sözün kısası Galatasaray ve Demirspor iki ayrı aşktır benim için. İtirazı olan varsa da üstteki cevabımı bi daha okusunlar, o kadar!...

P.S. daha sonra bi fotoğraf daha eklicem eve gidince...

7 Ocak 2012 Cumartesi

Samsunspor 2-4 Galatasaray

İtiraf edeyim, bugün beycafeye maç izlemeye giderken içimde bi huzursuzluk vardı. Belki de hissetmiştim, belki hafta içi oynanan İBB maçından kalan bi hoşnutsuzluktu bu, ama kesin yeneriz diyemedim. Azime, Samsun zor maç derken de yalandan "yeneriz beaa, Samsun kimmiş" diye konuştum..Ama sonunda içimdeki huzursuzluk haklı çıktı. Kötü başladık. Atak yapamadık. Top Muslera'ya gereğinden fazla geldi. Biraz sonra da gol geldi zaten. "Hallederiz, şimdi atarız" demeye kalmadan da 2. gol geldi. Kelimenin tam anlamıyla çıldırdım!! İlk yarıda maça yatmaya başladı Samsun.. Yere yatmalar, yalandan sakatlıklar falan filan... İsmail'le tartıştım.. Yere düşenlere, kaleciye, hakeme ve hepsinin (kibar olmak gerekirse) ailelerine güzeelce bi kaydım!! İlk yarı bitti, ikinci yarı Semih'le erken bi gol bulduk.. 70'e kadar bi tane daha atalım derken 70'te son haftaların formda ismi Selçuk çıktı sahneye, deriiin bi nefes aldım...




Sakin olun aslanlar, atıcaz bitecek!

demiştim kiii....

78' Baroooossss.. O nasıl bi orta Emre, o nasıl bi kafa vuruşu Baros...Hakkaten havalara uçtum.. Kendime geldiğimde bilardo masasında buldum kendimi, sonra da omuzlarda...  30. dk dan maça yatıp yerden kalkmayan Samsun'lular patırdamaya başladılar nedense! Neyse maç bitti artık derken Sercan'ın golü de üstüne kaymak oldu.. E o zaman sevinelim biz, mutlu olalım di mii...


Teşekkürler Aslan parçaları!...






Bu maçtan çıkacak sonuç, "2 gol de yesek maçı çevirebiliyomuşuz. İsteyince oluyomuş."

"Nasıl olur ulan? İlk yarı dökülen takım, ikinci yarı nasıl Barcelona oldu.. Nasıl olur? Kim yapabilir ki bunu?" diye sormaya da gerek yok sanırım. Cevabı belli...








2 Ocak 2012 Pazartesi

Wisconsin Dells (1)


Wisconsin Dells, benim için şu anda Adana gibi, Ankara gibi bir yer… Adana doğduğum şehirse Wisconsin Dells, yeniden doğduğum şehir… Sıkı dostluklar kurduğum, kendimi yeniden tanıdığım yer.

Başkalarının aksine, vardığım dakikadan itibaren hiçbir yabancılık hissetmediğim yer. Amerika’ydı orası. İzlediğim filmdi, diziydi; dinlediğim müzikti. O kadar özümsedim ki “The Dells” diyorum “yerli Amerikalılar” gibi… Küçücük, 2400 küsür nüfuslu, ufak tefek bir kasaba. Bizim deyimimizle köy. Ama Lake Delton denen şehirle birleşip “The Dells” olunca nüfus artıyor birden doğal olarak. Bir de gelen turistler ve “international” öğrencilerle… Evet, turistler. Turizm bölgesi orası. Onların deyimiyle su parkı başkenti. Şehrin küçüklüğüne aldanmayın, o kadar fazla turist gelir ki yazları, nüfus 50 kat artıverir.

Mt. Olympus… İlk defa çalışıp para kazandığım yerdir orası. Hem de ne çalışma… Saatlerce, kavurucu sıcakta veya bardaktan boşalırcasına yağan yağmurda, o sarı ve mavi renkli, hiçbir yararı olmayan şemsiyenin altında dikilmek ne kadar işkence gibi görünse de, çalan müzik eşliğinde insanların eğlencesini izlemek de o kadar zevkli bir şey. Eğlencelerini benim sayemde yaşadıklarının da farkında olmamı hatırlatırcasına teşekkür etmelerini duymak da...

Hangi milletten olursa olsun arkadaşlıklar, dostluklar, kardeşlikler buldu beni. Maceraya birlikte atıldığım Koray; daha Ankara’dayken tanıştığım Ömer Faruk; iş kaydında karşılaştığım Eda, Hicran ve Hakan; Godfather Fatih; Gülsüm; çalışırken aynı dili konuştuğumuzu bilmeden çekinerek yanıma gelip İngilizce bir şeyler söylemeye çalışan Uğur, Tolga ve Hüseyin; Jamaikalı, Çinli, Bulgar, Sırp, Rus, Makedon, “Ukrayna”lı bizim gibi öğrenciler… Aslında hepsiyle aynı şeyi paylaşıyorduk. Aynı havayı, suyu... Aynı “rüya”yı görüyorduk. Menajerlerim Gavril, James, Budimir, Teddy ve Charlie’yi de unutamam. Çok çabuk arkadaş oluverdik birbirimizle. Yapılan şakalar, hareketler, küfürler...

Ben burada gerçek hayatı gördüm. Ve kendimi buldum. Sakinledim, duruldum... Kendime güvenim geldi... Wis Dells’e ve buradaki arkadaşlarıma çok şey borçluyum, içimden daha güzel bir insan çıkardılar.

Ben Wis Dells’in güneşini de, ardından gelen fırtınasını da hep sevdim. Ama her yer insanlarıyla güzel, farklı. Bu insanlar girmeseydi hayatıma, Wis Dells benim için, küçük, beş para etmeyen, dönerken arkasından küfredeceğim bir yer olacaktı. Ama dönerken ağladığım yer oldu. Çok sevdiğin birisinden ayrılmak nasılsa, o küçük kasabadan ayrılmak da öyle oldu. Ayrılırken söylediğim son söz... Wisconsin Dells, sana teşekkür ederim... Seneye görüşürüz...

22 Aralık 2011 Perşembe

To travel is better than to arrive!

Some famous guy once said, “To travel is better than to arrive.” And I was “what?” Because I used to think that there is only one path to take to where you want to get to be in life. But if you choose that one path, that doesn’t mean you have to abandon all the other ones. I realize that it’s actually what happens along the way that counts. The stumbles, and the falls, and the friendships. It’s the journey, not the destination. You just gotta, I guess, trust that the future will work itself out like it’s supposed to.

Tüm Yazılar